Şehir annesi yalnızlığı
Bir vardı, bir yoktu.
zaman, zaman içinde
çocuklar tarlada oynar
anneler çamaşır çitiler iken
çocukla herkesler çocuk olurdu.
annelik ve çocukluk öylece kendiliğindendi.
anneliğin kitabına suçluluk yazılmazdı, yapılan her şey zaten annelik sanatıydı.
ne evde etkinlikler vardı, ne kurslar.
ne hız vardı, ne de yarışlar.
her çocuğun doğuştan gelen zekasının kutsandığı zamanlardı.
daha çabuk ve daha çok öğrenmek zorunda kalmadığı zamanlar.
Ve annelerin yalnız olmadığı,
yaraların sadece dizlere iz bıraktığı zamanlar.
kadınların gün boyu muhabbetle rahatladığı,
bazen komşuya sinir olup söylendiği ama hiç kin tutmadığı,
on kadın ekmek yaparken ikisinin çocuklara baktığı, çocukların anasının dibinde durmadığı zamanlardı onlar.
herkesin yaşam döngüsünden beslendiği, yalnız bedenini değil ruhunu da beslediği,
beden, ruh ve doğanın bir bütün olduğu,
insanların ürettiği,
daldaki meyvenin, deredeki suyun herkese yettiği zamanlar.
çocukların sayısız arkadaşının olduğu,
yaşlıların anlattığı hikayelerin, çocukların kökleri olduğu zamanlardı.
Gözümde canlanıyor hiç gitmediğim bu köy.
Kadınlar köyü.
Ne bulaşık yıkamak, ne hamur açmak, ne derede çamaşır çitilemek ne de tarlada çalışmak zor geliyor gözüme şimdi.
En nihayetinde diyorum, hepsi bedensel yorgunluklar.
Dinlenince geçen, uyuyunca bitiveren.
Peki ya ruhumuzun yorgunluğu öyle mi?
Anneliğin aslı kendiliğindenlik iken, şimdi içinde fedakarlık geçen cümleler kurduruyor şehir anneliği bize.
Doğada annelik kendine katmakken, şehir kendimizden harcatıyor yine..
Fedakarlık ve sorumluluk çizgisinin üzerinde dengede durmaya çalışıyoruz biz kendi kendimize.
Yüzümüzdeki gülümseme bazen soluyor, bazen açıyor.
Çocuğumuzla oynarken bazen neşe saçıyoruz, bazen dalgınlaşıyoruz..
Bilmiyorum kaçıncı yıldan sonra izlerken bile orada olamıyoruz.
iki? üç?
Hatırlayan var mı ilk ne zaman suçluluk duymaya başlıyoruz?
birinci gün? ikinci ay? daha hamileyken?
Peki tam ne zaman bu kadar yalnızlaşıyoruz?
mezun olunca? işe girince? çocuk yapınca? evde çocukla kalınca?
Ben bilmiyorum hangi uzmanın konuşmasından sonra oyun oynamak bir zorunluluk oldu bizim analığımızda?
Çocuklar tarlada, meydanda, dere kenarında ve şuracıktaki korulukta oynarken, ne zaman parka götürmek gibi bir görev dahil oldu hayatımıza?
Şehir hayatı her yanımızı sarıp, çocuklarımızın çocukluklarını çalınca,
evin içinde çocukluk yaşatmak bize düşüp matematikleşince belki de,
kendimize ait bir köşemiz kalmadı yaşantımızda.
Çocuk hem hayat veren, hem hayat çalan rolünü kapmıştı bu masalda.
Bir çocuk annesinin hayatını asla çalmazdı da, hayatımızı çalan şehir, çocuğun ardına saklanırdı arsızca.
Hepimiz bir sarkacın ucunda, olduğumuz yerde, sallanarak yitip gidiyorduk zamansızca.
O köyde kimse bu kadar yalnız kalmazdı.
Üreten insan tek başınayken bile yalnız olmazdı.
Böyle değildi eskiden.
Böyle dengesiz, böyle çetrefilli, böyle zor, böyle yalnız… Değildi.
Anneyi yaşatacak, besleyecek, çocuğundan başka ona ait bir üretim yoktu bu şehir kabusunda.
İnsanı yaşatacak, besleyecek, çocuktan başka, insana ait bir üretim kalmadı artık bu yaşam döngüsünden uzak hayatta.
Bir vardı bir yoktu hikayesi bu.
Bir vardı…
Bir yoktu..
Zaman, zaman içinde, çocuklar evde oynar,
yetişkinler bedenlerini yalnız spor saatlerinde kullanır iken,
anneler evde, işte durmadan çalışır,
anneliği ve çocukluğu artık hep uzmanlardan dinler iken,
her anne bir de öğretmen olmak zorunda kalır,
anneler yalnız kalıp, sakinleşmek, yenilenmek için deveye hendek atlatır iken,
artık çocuklar hiç kendiliğinden büyümez, anneler anne doğamaz iken,
anneliğin içinde zorunluluk geçen cümleler kurulurdu.
şehirden kovulmuş doğanın öğreteceği her şey, artık anneden sorulurdu.
Bir vardı.
Bir yoktu.
Bir mucit şehir hayatını kurgularken,
anneler ve çocuklarını kesinlikle unutmuştu.
kaynak:http://anneminkitapligi.tumblr.com/