Sayfa 1/7 123 ... SonSon
66 sonuçtan 1 ile 10 arası

Konu: yaşama dair hikayeler...

  1. #1
    Bir öğretmenin hikayesi
    Adı Bayan Thompson’du. 5.sınıf öğrencilerinin önünde ayakta durduğu ilk gün onlara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, onlara baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Bu mümkün değildi, çünkü orada ilk sırada, sırasına adeta çökmüş gibi oturan küçük bir öğrenci vardı. Adı Teddy Stoddard. Bir önceki yıl, Bayan Thompson,Teddy’yi gözlemiş, onun diğer çocuklarla oynayamadığını; giysilerinin kirli ve kendinin de hep banyo yapması gereken bir halde olduğunu görmüştü. Teddy mutsuz da olabilirdi. Çalıştığı okulda Bayan Thompson, her öğrencinin geçmişteki kayıtlarını incelemekle de görevlendirilmişti ve Teddy´nin bilgilerini en sona bırakmıştı.

    Onun dosyasını incelediğinde sasırdı. Çünkü birinci sınıf öğretmeni: “Teddy zeki bir çocuk ve her an gülmeye hazır. Ödevlerini düzenli olarak yapıyor ve çok iyi huylu, arkadaşları onunla olmaktan mutlu…” diye yazmıştı. İkinci sınıf öğretmeni: “Mükemmel bir öğrenci, arkadaşları tarafından sevilen, fakat evde annesinin amansız hastalığı onu üzüyor ve sanırım evdeki yaşamı çok zor..” diyordu.

    Üçüncü sınıf öğretmeni: “Annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Babası ona yeterince ilgi gösteremiyor ve eğer bir şeyler yapılmazsa evdeki olumsuz yaşam onu etkileyecek.” diye yazmıştı. Dördüncü sınıf öğretmenine gelince: “Teddy içine kapanık ve okula hiç ilgi göstermiyor, hiç arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor.” demişti. Şimdi Bayan Thompson sorunu çözmüştü ve kendinden tanıyordu. Öğrenciler ona güzel kağıtlara sarılmış süslü kurdelesine paketlenmiş Noel hediyeleri getirdiğinde kendini daha da kötü hissetti. Çünkü Teddy´nin armağanı kaba kahverengi bir kese kağıdına beceriksizce sarılmıştı.
    Bunu diğer öğrencilerin önünde açmak ona çok acı verdi. Bazıları paketten çıkan bazı taşları düşmüş ve sahte taşlardan yapılmış bileziği ve üçte biri dolu parfüm şişesini görünce gülmeye başladılar, fakat öğretmen, bileziğin ne kadar zarif olduğunu söyleyerek ve parfümden de birkaç damlayı bileğine damlatarak onların bu gülmelerini bastırdı. O gün okuldan sonra Teddy öğretmenin yanına gelerek “Bayan Thompson, bugün hep annem gibi koktunuz” dedi. Çocuklar gittikten sonra öğretmen yaklaşık bir saat kadar ağladı.

    O günden sonra da çocuklara okuma, yazma, matematik öğretmekten vaaz geçerek onları eğitmeye başladı. Teddy’ye özel bir ilgi gösterdi. Onunla çalışırken zekasının tekrar canlandığını hissetti. Ona cesaret verdikçe çocuk gelişiyordu.

    Yılın sonuna dek, Teddy sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biri olmuştu. Öğretmenin, hepinizi aynı derecede seviyorum yalanına karşın Teddy onun en sevdiği öğrenci olmuştu. Bir yıl sonra, kapısının altında bir not buldu. Teddy´dendi. Tüm yaşantısındaki en iyi öğretmenin kendisi olduğunu yazıyordu. Ondan yeni bir not alana kadar 6 yıl geçti. O notta liseyi bitirdiğini ve sınıfındaki üçüncü en iyi öğrenci olduğunu ve Bayan Thompson´un hala en hayatında gördüğü en iyi öğretmen olduğunu yazıyordu. Dört yıl sonra, bir mektup daha aldı Teddy´den. O arada zamanın onun için zor olduğunu çünkü üniversitede okuduğunu ve çok iyi dereceyle mezun olmak için çok çaba sarf etmesi gerektiğini yazıyordu. Ve Bayan Thompson hala onun hayatında tanıdığı en iyi öğretmendi. Daha sonra dört yıl daha geçti ve bir mektup daha geldi. Ve çok iyi bir dereceyle üniversiteden mezun olduğunu ama daha ileriye gitmek istediğini yazıyordu. Ve hala Bayan Thompson onun tanıdığı ve en çok sevdiği öğretmendi. Bu kez mektubun altındaki imza biraz daha uzundu. Theodore F.Stoddard Tıp Doktoru.

    Sonra ilkbaharda bir mektup daha aldı Bayan Thompson. Teddy hayatının kızıyla tanıştığını ve evleneceğini yazmıştı ve babasının birkaç yıl önce öldüğünü. Bayan Thompson´un düğünde damadın anne ve babası için ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu, tabii ki oturabilirdi. Ve tahmin edin ne oldu? O törene giderken birkaç taşı düşmüş olan o bileziği taktı ve tabii ki Noel´de Teddy´nin ona verdiği ve annesi gibi koktuğunu söylediği parfümü de sürmeyi ihmal etmedi. Birbirlerini sevgiyle kucaklarlarken,Teddy onun kulağına “Bana inandığınız için çok teşekkürler Bayan Thompson, Beni önemli hissetmemi sağladığınız için ve beni böyle değiştirdiğiniz için..” diye fısıldadı. Bayan Thompson gözünde yaslarla ona karşılık verdi:
    “Ben sana teşekkür ederim Teddy” dedi. “Sen yanılıyorsun. Ben sana değil, sen bana öğrettin. Seninle karsılaşıncaya kadar ben öğretmenliği bilmiyormuşum.!”

  2. #2

    Üyelik tarihi
    16.08.2014
    Yer
    KONYA /ÇUMRA
    Mesajlar
    402
    PAPATYA FALININ HİKAYESİ....
    Günlerden bir gün, evrenin bir noktasında, küçük bir... tırtıl gözlerini hayata açmış. Doğal içgüdüleri ile hemen beslenmeye başlamış.Ne bulursa yemiş. Bir süre sonra, yeterince büyüdüğünde, kendine güvenli bir yer bulup, bir koza örmeye başlamış.Bu kozanın içinde geçirdiği uzunca bir sürenin sonunda da, rengarenk kanatlı bir kelebek olup çıkmış. Minik kelebek, uçabiliyor olmanın da verdiği mutlulukla uçmaya başlamış. Dağlar tepeler aşmış, ormanın her yerini dolaşmış. Derken bir vadiye gelmiş. Rengarenk çiçeklerin bulunduğu bir vadiye. Etrafına şaşkın şaşkın bakarken, vadinin öbür ucunda bir papatya görmüş. Bir anda afallamış. Ne düşüneceğini, ne yapacağını bilememiş. içinden "Ne muhteşem bir çiçek" diye geçirmiş. Ve vakit kaybetmeden yüzlerce renkli, hoş kokulu çiçeğin üzerinden geçip doğruca onun yanında almış soluğu. "Merhaba" demiş papatyaya, "sizi uzaktan gördüm ve yanınıza gelmek istedim. "Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna ve "Merhaba" demiş, "ben de yalnızlıktan sıkılmıştım zaten. "Ve konuşmaya başlamışlar. Kelebek ona hayat hikayesini, nerede dünyaya geldiğini, geçtiği ormanı, tepeleri anlatmış. Papatya da ona kendinden bahsetmiş. Birbirlerinden gerçekten hoşlanmışlar. Kelebek bütün zamanını papatyayla geçirmiş. Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını seyretmişler. Gündüz olunca kelebek, kanatlarıyla papatyayı güneşin yakıcı ışınlarından korumuş. Minik kelebek papatyayı çok sevmiş. O kadar çok sevmiş ki, bir türlü onun yanından ayrılamamış. Papatyanın da onu sevip sevmediğini merak ediyormuş. Ama cesaret edip de bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü. Onu kırmaktan, incitmekten, bu yüzden kaybetmekten korkmuş. Papatya da kelebeği çok sevmiş ama o da bir türlü söyleyememiş sevgisini. Duygularının karşılığının olmayacağından, bu yüzden kelebeği kaybedeceğinden korkmuş. Böylece iki sevgili yan yana ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler. Böylece saatler saatleri kovalamış.
    Günler geçip de, kelebek artık zamanı kalmadığını, gücünün tükendiğini anlayınca, papatyaya dönmüş ve; "Üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek" demiş. Papatya buna bir anlam verememiş. "Neden" demiş. "Yoksa benim yanımda mutsuz musun?". "Hayır" demiş kelebek. "Bilakis, sen benim hayatıma anlam kattın. Fakat biz kelebeklerin ömrü sadece üç gündür. Ve ben de ömrümü tamamladım. Artık kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim."
    Papatya bu duruma çok üzülmüş ama yapacak bir şey yokmuş zaten. Kelebek artık hiç gücünün kalmadığını, daha fazla tutunamayacağını fark ettiğinde, son bir gayretle papatyaya "Seni seviyorum" diyebilmiş ancak. Papatya donakalmış. Sadece "Ben de..." diyebilmiş kelebeğin arkasından. Ardından da gözyaşlarına boğulmuş. İçinden "Keşke onun da beni sevdiğini bilseydim. Keşke onu sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş. Papatya, sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin acısına dayanamamış. Bir süre sonra yaprakları önce solmuş, sonra da dökülmeye başlamış. Her düşen yaprakta papatya, "seviyormuş" diye geçirmiş içinden.
    İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar, sevgililerine soramadıklarını hep papatyalara sormuş: "Seviyor mu, sevmiyormu?

  3. #3
    Keşkelerimizin olmadığı bir hayat dileklerimle.Çok güzel bir hikaye.Sevdiklerimizi kaybetmeden sevgimizi hissettirelim.

  4. #4

    Üyelik tarihi
    16.08.2014
    Yer
    KONYA /ÇUMRA
    Mesajlar
    402
    " BİR PİRİNÇ TANESİ"
    Ben beş yaşında idim. Babaannem rahmetli pirinç ayıklıyordu. Bir tane yere düştü. Babaannem eğildi aramaya başladı. Sağa bakıyor sola bakıyor bulmaya çalışıyor.... Çocukluk işte

    'aman babaanne' dedim. 'Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya yorulmaya değer mi?'

    Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı öfkeyle doğruldu.

    'Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun ' dedi. 'Hiç pirinç üretilirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde kaç insanin göz nuru alın teri emeği çilesi var biliyor musun?'

    Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.

    Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesinde öğrenciyim.
    Alain'in proposlarini okuyorum. Birden irkildim.
    Babaannemi hatırladım. Alain bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa bütün uygarlığa karşı ihanet etmiş olur diyordu.

    İlave ediyordu. Bir iğnenin üretiminde binlerce insanın alın teri göz nuru el emeği vardır diyordu.

    On dokuz yıl evveldi. Stockholm'e gitmiştim. Bir otele indim. Geceydi. Sabahleyin traş olmak için lavaboya gittiğimde aynanın yanında ilginç bir not gördüm.

    Lütfen diyordu traştan sonra jiletinizi çöpe atmayın. Yanda bir kutu varoraya bırakın.Bir tek jiletle dahi olsa İsveç çelik sanayisine yardımcı olun.

    Doğrusu hayretler içinde kaldım. Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir. Birçok eşya üzerinde 'İsveç çeliğinden yapılmıştır' diye yazardı.
    İşte o ülke kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor ona sahip çıkıyorgelen turistlere rica yollu uyarıda bulunuyordu.

    İsviçre'de zaman zaman belli periyotlarda radyolar televizyonlar bir haberi duyurur.

    Şu tarihte su saatte adamlarımız gelecek. Siz lütfen hazırlığınızı yapın. Okumadığınız ilgilenmediğiniz kullanmadığınız ne kadar kitapdergi gazete varsa kâğıtambalajkutu varsa velev kibir ilaç prospektüsü dahi olsa kapının önüne koyun. İsviçre'nin kalkınmasına yardımcı olun.
    Fazla ağaç ziyanına engel olun.

    Japonlar son derece sade basit yalın mütevazı yaşayan insanlardır. Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül edememiş hayatın manasını anlayamamış zavallı kimselerdir. Böyleleri ile zavallı evini mezat salonuna çevirmiş diye eğlenirler. Bir insanın gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır.

    Vaktiyle Japon ekonomisi bir darboğazdan geçiyor. İç borçlar dış borçlar gırtlağı aşıyor. Zamanın başbakanı meclisi toplar.
    Kürsüye çıkar. Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve şu andan itibaren der Tanrı şahidim olsun ki Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden pirinçten başka bir şey yemeyeceğim. Şu üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim.

    Dediklerini yapar en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası açılır. Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün kesimlerini tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye gerek yok.

    Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm. Yarabbim ne kadar sade ne kadar mütevazı ne kadar gösterişten uzak.

    Gerekmediği halde elektriği yakmakla Suyu kapamadan boş yere akıtmakta Gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla Yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına geçmiyor muyuz?

    Hayat çok ince akıl almaz incelikte ipliklerle örülmüştür.

    Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki İlkokul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.

    Bir mıh bir nalı kurtarır.
    Bir nal bir atı,bir at bir komutanı,
    bir komutan bir orduyu,
    bir ordu bir ülkeyi kurtarır diyordu . . .

    Maddi durumumuz ne olursa olsun ister zengin olalım ister fakir hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız.

    Bunda parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır...


    Yazarı bilinmiyor

  5. #5

    Üyelik tarihi
    16.08.2014
    Yer
    KONYA /ÇUMRA
    Mesajlar
    402
    TÜM ANNE VE BABALAR BU YAZIYI MUTLAKA OKUMALI !

    Evimde misafir odası yok. Evin her yerinde eşim kızım ve ben yaşıyoruz.
    Misafir için ayırdığım yemek takımlarım, çakal kaşık takımlarım da yok.
    En iyileriyle kendimiz yiyoruz. Misafir gelirse onlara da çıkarıyoruz bizimkilerin aynısından.

    Biri evime geldiğinde evim dağınıksa panik de olmuyorum ben.
    Evimi değil beni görmeye geliyor benim sevdiklerim, sevenlerim...
    Bu yüzden ev dağıldı diye kızmam oğluma beraber dağıtıyor beraber topluyoruz.

    Şimdiye kadar çıkmayan tek bir leke olmadı yaptığımız faaliyetlerde.
    Hiç bir ev işi "anneee" diye seslenen kızımdan daha önemli olmadı benim için.

    Hiç bir zaman kızmadım büyükler sohbet ederken araya girip fikrini söyledi diye.

    Dinlemeyen büyükleri ikaz ettim aksine "kızım size bir şey söylüyor" diye.
    Evimde mutluluktan daha fazla önemsediğim hiç bir şey yok benim.
    Bu yüzden beni mutsuz etmeye çalışan insanların ne söyledikleriyle de ilgilenmiyorum.

    Hayatıma kattığım insanları da böyle insanlardan seçmeye çalışıyorum.
    Ailemin huzuru 3 numaralı komşumun evimle ya da kızımla ilgili ne düşündüğünden çok daha önemli.

    Bu kadar üzüp kasmayın kendinizi insanlar için.
    Şu ne der bu ne der diye düşünmeyin, ev kirlenir,
    üzeri kirlenir diye engellemeyin çocuklarınızı ne olur.

    GERİ GETİREMEYECEĞİNİZ TEK ŞEY ONLARIN BU YAŞLARI OLACAK.

  6. #6

    Üyelik tarihi
    16.08.2014
    Yer
    KONYA /ÇUMRA
    Mesajlar
    402
    Sevginin yalnızca sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne
    fark vardır? diye sordular bir bilgeye.
    Bilge, büyük bir sofra hazırladı ve sevgiyi dillerinden eksik etmemelerine
    karşın, onu günlük yaşamlarında hiç kimseye göstermeyen kişileri yemeğe
    çağırdı.

    Sofrada herkes yerini aldıktan sonra, önlerine birer tas sıcak çorba,
    sonra da derviş kaşıkları denen, sapları bir metre uzunluğunda özel kaşıklar
    getirildi.
    Ev sahibi konuklarına bu kaşıkları nasıl tutmaları gerektiğini söyledi Herkes
    kaşığının ucundan tutmak zorunda kaldı.
    Konuklar, uçlarından tuttukları bir metre uzunluktaki kaşıkları güçlükle
    taslarına daldırıyorlar, fakat kaşıklarına çorba doldurup, ağızlarına
    götüremiyorlardı. Ağızlarına bir kaşık çorba koyabilmeyi beceremeyen konuklar,
    yemekten sonra kalktıklarında, karınlarını doyuramamışlar, kaşıklarından
    dökülen çorbalarla da sofranın üstünü kirletmişlerdi.


    Bilge, bir gün sonra ikinci bir yemek daveti verdi. Bu kez, sevgiyi gerçekten
    bilen ve her gün sevgiyle yaşayan kişileri çağırdı. Yüzleri aydınlık, gözleri
    sevgiyle gülümseyen pırıl pırıl kişiler geldiler ve bu kez onlar yerlerini
    aldılar, sofrada. Önlerine birer tas sıcak çorba ve sapları bir metre
    uzunluktaki derviş kaşıkları getirildi. Onlara da kaşıkları ancak,saplarının
    uçlarından tuta bilecekleri kuralı söylendi.
    Ev sahibi bilgenin Buyurun, afiyet olsun sözünden sonra sofradaki herkes,
    önündeki kaşığı, sapının ucundan tuttu ve
    Herkes kaşığını, karşısındaki kişinin tasına daldırıp, kaşığına aldığı çorbayı,
    karşısındaki kişinin ağzına uzattı. Bu yöntemle herkes karnını doyura bildi.
    Konuklar sofradan kalktıklarında ise, sofranın üstünde, dökülmüş tek damla
    çorba yoktu.


    Sevginin yalnızca sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır
    sorusunu soranlara bu uygulamayla yanıt verdikten sonra bilge, bir de öğütte
    bulundu:

    İşte, dedi. Kim ki yaşam sofrasında yalnızca kendini görür ve yalnızca kendini
    doyurmayı düşünürse, o kişi aç kalacağını da bilmelidir.
    Ve kim ki başkalarına da düşünür ve o da kesinlikle doyurulacaktır. Çünkü yaşam
    denen bu pazar, alan değil, veren kazançlıdır her zaman..

  7. #7

    Üyelik tarihi
    16.08.2014
    Yer
    KONYA /ÇUMRA
    Mesajlar
    402
    İşte Sevgi Bu


    Oldukça yogun bir sabah.. Tahminen saat 8:30 da seksenlerinde,yasli

    bir adam basparmagindaki dikisleri aldirmak üzere içeri girdi. Çok acelesi

    oldugunu söyledi, zira saat tam 9:00 da bir randevusu varmis. Onun canli

    titresimlerini hissettim adeta ve kendisine oturmasini söyledim.

    Çünkü tedavisinin bitmesi ve onun birisini görmesi en azindan bir saat

    sürerdi. Saatine baktigini görünce, baska bir hastam da olmadigi için

    yarasi ile ben mesgul oldum. Tetkik ettigimde yaranin çok güzel iyilestigini

    görünce doktorlardan birisine bantlari açmasini ve yeniden sarmasini

    söyledim. Yaranin tedavisi esnasinda konusmaya basladik. Bu kadar

    acelesi olduguna göre acaba bu sabah bir doktorla mi randevusu oldugunu sordum.

    Bana hayir diye cevap verdi. Bana bakimevine gidip esi ile kahvalti etmek

    için acelesi oldugunu söyledi. O zaman esinin sihhatinin nasil oldugunu sordum.

    Bana orada uzun bir süredir kaldigini ve Alzheimer hastaliginin bir

    kurbani oldugunu nakletti. Konusurken yarasini da sarmis bulundum ve

    karisi onu beklerken biraz da geç kalmis olmasindan dolayi acaba esiniz

    endise duyar mi dedim. Bana bes seneden beri onun kim oldugunu bile

    bilmedigini ve kendisini tanimadigini söyledi. Sasirmistim. "sizi tanimadigi halde

    yine de her sabah onu görmeye mi gidiyorsunuz?" . elimi oksayarak gülümsedi.

    O beni tanimiyor ama ben halen onun kim oldugunu biliyorum" dedi.

  8. #8

    Üyelik tarihi
    16.08.2014
    Yer
    KONYA /ÇUMRA
    Mesajlar
    402
    Hayallerinizden vaz geçmeyin
    Bu öykü, çiftlikten çiftliğe, yarıştan yarışta koşarak atları terbiye etmeye çalışan gezgin bir at terbiyecisinin genç oğluna kadar uzanır.
    Babasının işi nedeniyle çocuğun orta öğretimi kesintilere uğramıştı. Orta ikideyken, büyüdüğü zaman ne olmak ve yapmak istediği konusunda bir kompozisyon yazmasını istedi hocası..
    Çocuk bütün gece oturup günün birinde at çiftliğine sahip olmayı hedeflediğini anlatan 7 sayfalık bir kompozisyon yazdı. Hayalini en ince ayrıntılarıyla anlattı.
    Hatta hayalindeki 200 dönümlük çiftliğin krokisini de çizdi. Binaların, ahırların ve koşu yollarının yerlerini gösterdi. Krokiye, 200 dönümlük arazinin üzerine oturacak 1000 metrekarelik evin ayrıntılı planını da ekledi.
    Ertesi gün hocasına sunduğu 7 sayfalık ödev, tam kalbinin sesiydi.. İki gün sonra ödevi geri aldı. Kağıdın üzerinde kırmızı kalemle yazılmış kocaman bir "0" ve "Dersten sonra beni gör" uyarısı vardı. "Neden "0" aldım?" diye merakla sordu hocasına, çocuk..
    "Bu senin yaşında bir çocuk için gerçekçi olmayan bir hayal" dedi, hocası.. "Paran yok. Gezginci bir aileden geliyorsun. Kaynağınız yok. At çiftliği kurmak büyük para gerektirir.
    Önce araziyi satın alman lazım. Damızlık hayvanlar da alman gerekiyor.
    Bunu başarman imkansız" ve ekledi: "Eğer ödevini gerçekçi hedefler belirledikten sonra yeniden yazarsan,
    o zaman notunu yeniden gözden geçiririm."
    Çocuk evine döndü ve uzun uzun düşündü. Babasına danıştı.
    "Oğlum" dedi babası "Bu konuda kararını kendin vermelisin. Bu senin hayatın için oldukça önemli bir seçim!."
    Çocuk bir hafta kadar düşündükten sonra ödevini hiçbir değişiklik yapmadan geri götürdü hocasına..
    "Siz verdiğiniz notu değiştirmeyin" dedi..
    "Ben de hayallerimi..".....

  9. #9

    Üyelik tarihi
    16.08.2014
    Yer
    KONYA /ÇUMRA
    Mesajlar
    402
    Adam, yeni aldığı arabasını yıkarken 6 yaşındaki oğlu
    yerden bir taş alır ve arabaya bir şeyler yazar!
    Çok öfkelenen BABA, Çocuğunun ne yazdığına bile
    bakmadan oğlunun elini tutar, Vurur da vurur!
    Hastanede, Elindeki sayısız kırık yüzünden çocuğun
    parmaklarının hepsi alınır. Ameliyattan sonra çocuk, Oldukça üzgün olan babasını gördüğünde:

    - "Baba, Parmaklarım ne zaman çıkacak?" diye sorar!
    Adam soru karşısında biter ve yıkılır kalır. Arabasına
    döndüğünde kafasını arabaya vurur da vurur. Sonra
    gelir motor kaputuna oturur ve işte o zaman oğlunun
    yazmaya çalıştıklarını görür: "SENİ SEVİYORUM BABA!"
    Öfke ve Sevgide sınır yoktur. Her zaman güzel bir
    yaşama sahip olmak için siz ikinciyi seçiniz!
    Nesneler, kullanılmak üzere yapılmıştır. İnsanlar ise
    Sevilmek için!

  10. #10

    Üyelik tarihi
    16.08.2014
    Yer
    KONYA /ÇUMRA
    Mesajlar
    402
    Usta bir ressamın öğrencisi eğitimini tamamlamış. Büyük usta, öğrencisini uğurlamış. Çırağına " Yaptığın son resmi, şehrin en kalabalık meydanına koyar mısın?" demiş.
    " Resmin yanına bir de kırmızı kalem bırak. İnsanlara, resmin beğenmedikleri yerlerine bir çarpı koymalarını rica eden bir yazı iliştirmeyi de unutma" diye ilave etmiş.
    Öğrenci, birkaç gün sonra resme bakmaya gitmiş. Resmin çarpılar içinde olduğunu görmüş. Üzüntüyle ustasının yanına dönmüş. Usta ressam, üzülmeden yeniden resme devam etmesini tavsiye etmiş.
    Öğrenci resmi yeniden yapmış.Usta, yine resmi şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş.
    Fakat bu kez yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde boya ile birkaç fırça koymasını söylemiş.
    Yanına da, insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı bırakmasını önermiş. Öğrenci denileni yapmış. Birkaç gün sonra bakmış ki, resmine hiç dokunulmamış. Sevinçle ustasına koşmuş.
    Usta ressam şöyle demiş:
    "İlkinde, insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşılabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış insanlar dahi gelip senin resmini karaladı.
    İkincisinde, onlardan müspet,yapıcı,olumlu olmalarını istedin. Yapıcı olmak eğitim gerektirir. Hiç kimse bilmediği bir konuyu düzeltmeye cesaret edemedi."
    - Emeğinin karşılığını, ne yaptığını bilmeyen insanlardan alamazsın.
    - Değer bilmeyenlere sakın emeğini sunma.
    - Asla bilmeyenle tartışma.

Sayfa 1/7 123 ... SonSon

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. doğal yaşama kaçanlar
    By Rukiye Vural in forum Laf lafı Açıyor
    Cevaplar: 8
    Son Mesaj: 08.12.2015, 10:45

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •