Sayfa 6/7 İlkİlk ... 4567 SonSon
66 sonuçtan 51 ile 60 arası

Konu: yaşama dair hikayeler...

  1. #51

    Üyelik tarihi
    16.08.2014
    Yer
    KONYA /ÇUMRA
    Mesajlar
    402
    BUNU OKUMAK SİZE İYİ GELECEK..

    Ne zaman; hayatında bazı şeyler çekilmez hale gelirse,
    Ne zaman; yirmi dört saat kısa gelmeye başlarsa,
    O zaman; kavanoz ve iki fincan kahveyi hatırlayınız…

    İşte kavanoz ve iki fincan kahvenin hikayesi

    Bir gün bir felsefe profesörü, elinde bazı malzemelerle derse gelir. Ders başladığında; hiçbir şey söylemeden, önüne büyükçe kavanozunu alır. Sonrada kavanozu ağzına kadar tenis topları ile doldurur. Ardından öğrencilerine kavanozun dolup dolmadığını sorar…

    Bütün öğrenciler hep bir ağızdan dolduğunu söylerler.

    Bunun üzerine; profesör önündeki kutulardan birinden aldığı çakıl taşlarını, kavanoza döker. Çakıl taşları kayarak, tenis toplarının aralarındaki boşlukları doldurmaya başlar. Profesör yeniden kavanozun dolup dolmadığını sorar.

    Öğrenciler yine hep birlikte; ‘evet doldu’ derler.

    Profesör bu defa da, masanın üzerindeki diğer kutuyu eline alır ve içindeki kumu yavaşça kavanoza döker. Tabii ki kumlar da çakıl taşlarının aralarındaki boşlukları doldurur. Profesör yine aynı soruyu sorar. Öğrenciler de yine koro halinde ‘evet doldu’ derler.

    Profesör bu kez ise masanın altında hazır bekleyen iki fincan kahveyi alır. Başlar kahveyi kavanozun içine dökmeye. Bu kez de kahve de kumların arasında kalan boşlukları doldurur. Bunun üzerine öğrenciler gülmeye başlar… Ardından profesör öğrencilerine nasihat etmeye başlar;

    ‘Bu kavanoz sizin hayatınızdır.

    Tenis topları; Hayatınızdaki önemli şeylerdir. Yani aileniz, çocuklarınız, sağlığınız, arkadaşlarınız gibi. Diğer şeyleri kaybetseniz de, bunlar hayatınızı doldurmaya yeter.

    Çakıl taşları ise; Sizin için daha az önemli olan diğer şeylerdir. Yani işiniz, eviniz, arabanız gibi.

    Kum ise; diğer ufak tefek şeylerdir. şayet kavanoza önce kum doldurursanız; Çakıl taşlarına ve özellikle de tenis toplarına yeterli yer kalmaz.

    Aynı şey hayatımız için de geçerlidir. Vaktinizi ve enerjinizi; ufak tefek şeylere harcar, israf ederseniz; Bu defa da önemli şeyler için vakit kalmayacaktır. Dikkatinizi mutluluğunuz için önemli olan şeylere çevirin.

    Çocuklarınızla oynayın.

    Sağlığınıza dikkat edin.

    Sevdiklerinizle yemeğe çıkın.

    Evinizin ihtiyaçlarını karşılayın.

    Öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleştirin.

    Öncelikleri, sıralamayı iyi bilin.

    Gerisi hep kumdur…’

    Bu arada bir öğrenci merakla şu soruyu sorar; ‘Hocam peki, o iki fincan kahve nedir?’ Profesör gülerek cevaplar; ‘Bu soruyu bekliyordum. Hayatınız ne kadar dolu olursa olsun; Her zaman dostlarınız ve sevdiklerinizle bir fincan kahve içecek kadar yer vardır…’

  2. #52

    Üyelik tarihi
    16.08.2014
    Yer
    KONYA /ÇUMRA
    Mesajlar
    402
    ALTIN KURALLAR - MUTLAKA OKUYUN..

    1-Ucuz araba kullan ama, alabileceğin en güzel evi al.

    2-Her zaman ve her ortamda anlatabileceğin üç fıkra öğren.

    3-Sevinçlerini sakın erteleme.

    4-Eşini çok iyi seç. Çünkü bu seçim mutluluğunun veya bedbahtlığını %90’ ını oluşturur.

    5-Her gün 30 dakika yürüyüş yap.

    6-Her yemekten sonra şükret.

    7-Bir arkadaşına sırrını açıklamadan önce iki kere düşün.

    8-Maaş çekini imzalayan kişileri asla eleştirme.

    9-Kaybedecek şeyi olmayan insanlardan kork.

    10-Gözünün önünde hep güzel şeyler bulundur.

    11-Çocukların, gelenek sözcüğünü duyduklarında seni hatırlayacak şekilde yaşa.

    12-Dinine ait kitabı tam anlamıyla okumak için kendine bir yıl süre tanı.

    13-Biri seni kucakladığında ilk bırakan sen olma.

    14-Her gün 6 bardak su içmeyi unutma..

    15-seni seven insanları koru..

    16-Zor da olsa ailenle tatil yapmak için her şeyi dene. Bu tatildeki anılar, hayatındaki en değerli anılardan biri olacak.

    17-Kendine yapılmasını istemediğin hiçbir şeyi başkalarına yapma.

    18-Başarıya, iç huzura kavuştuğun, sağlıklı olduğun ve sevildiğin zamanı değerlendir.

    19-İyi ve başarılı bir evliliğin iki şeye bağlı olduğunu unutma:
    a) Doğru insanı bulmak
    b) Doğru insan olmak.

    20-Ebeveynlerini, eşini ve çocuklarını eleştirmek istediğin zaman dilini ısır.

    21-Evliliğini güzelleştirmek için her gün bir şeyler yap.

    22-iyilik dolu bir sözü ve iyiliğin etkisini asla küçümseme.

    SON SÖZ..
    Hayatınızdaki kötü olayları düşünerek vakit kaybetmeyin; Yoksa güzellikleri görmekte gecikebilirsiniz . .
    Kahve Tadında Hikayeler | Çay Keyfinde Hikayeler

  3. #53

    Üyelik tarihi
    16.08.2014
    Yer
    KONYA /ÇUMRA
    Mesajlar
    402
    MUTLAKA OKUYUN DERİM..

    Bir baba evlenmek üzere olan oğluna tavsiyesi
    Baba, ocağa aynı büyüklükte üç kap koymuş, hepsini suyla doldurup üçünün de altını yakmış.

    “Şimdi, istediğim her şeyden iki tane vereceksin bana” demiş oğluna. Sırasıyla havuç, yumurta ve kavrulmamış kahve çekirdeği istemiş… Oğlu hepsinden ikişer tane vermiş babasına.

    Adam iki havucu birinci kaba, iki yumurtayı ikinci kaba ve iki kavrulmamış kahve çekirdeğini üçüncü kaba koymuş. Her üçünü de yirmi dakika süreyle kaynatmış. Daha sonra kapları indirip yemek masasına buyur etmiş oğlunu.

    Yemek masasında üç tabak duruyormuş. Kaplarda kaynayan havuçları, yumurtaları ve kahve çekirdeklerini büyük bir özenle tabaklara yerleştirmiş. Sonra oğluna dönüp sormuş: “Ne görüyorsun?”

    Oğlu düşünürken açıklamaya başlamış.

    “Havuçlar haşlandıkça aslını kaybedip yumuşamış.

    Yumurtalar görünüşte baştaki gibi sert duruyorlar ama içleri katılaşmış.

    Kahve taneleri ise olduğu gibi duruyor, başta neyseler sonunda da öyleler.. ”

    Sonra asıl tavsiyesine sıra gelmiş:

    “Evlilikte aşk ve şefkat birlikte olmalıdır.

    Aşksız bir evlilikte her iki eş de şu gördüğün havuçlar gibi birbirlerini tüketirler, eskitirler, pörsütürler.

    Şefkatsiz bir evlilikte ise eşler birbirlerine ne kadar tahammül etseler de, şu gördüğün yumurtalar gibi içten içe katılaşırlar, birbirlerinden uzaklaşırlar.

    Aşkın da şefkatin de olduğu bir evlilikte ise, şartlar ne olursa olsun, eşler tıpkı şu kahve taneleri gibi, birbirlerinin yanında kalırlar, kendi kişiliklerini yitirmezler. Kahve tanelerinin tekrar kaynatılmaya hazır olmaları gibi, onlar da birbirleriyle baş başa uzun yıllar geçirmeye isteklidirler.

    Oğlu aldığı bu dersten tatmin olmuşa benziyordu.

    “Asıl ders bu değil!” dedi baba. Oğlunun elinden tuttu, ocağın üzerinde bıraktığı kapların içinde kalan suları gösterdi.

    “Havuçlardan ve yumurtalardan arta kalan suya bak…

    İkisinde de bir tat yok ” Kahve çekirdeklerini çıkardığı kaptaki suyu yavaşça bir fincana boşalttı. Mis gibi taze kahve kokuyordu. Fincanı oğluna uzattı. “İçmek istersin herhalde” dedi. Oğlu kahvesini yudumlarken konuşmasını sürdürdü.

    “Kahve çekirdekleri gibi birbirlerini tüketmeyen eşlerin paylaştığı yuva da işte böyle olur. Mis gibi, temiz ve huzur verici. Başka herkesin fincanına koyup yudumlayacağı taze kahve gibi…

    Çünkü onlar birbirlerini harcamayarak, birbirlerine aşkla ve şefkatle davranarak hayata kendi tatlarını, kokularını ve renklerini katmayı başarırlar.”
    Düşündüren Bilgilendiren | Kitap Hayatı Okumaktır

  4. #54

    Üyelik tarihi
    16.08.2014
    Yer
    KONYA /ÇUMRA
    Mesajlar
    402
    Bütün Bölüğü Ağlatan Mektup...
    Beşparmak dağlarındayız... Bir komutanımız var ki, şeker gibi... Onu bir baba gibi görüyoruz. İçimde sanki, komutanım saldırıya uğrayacakmış gibi bir his. Elim, otomatik silahımın tetiğinde, gözlerim ufukları tarıyor.. 2.5 saattir harekattayız... Bir ara komutanımız, ayağı fark edemediği çukura girince sendeliyor. Tam o anda başının hizasını yalayıp geçen kurşun sesi, yüreğimizi ağzımıza getiriyor. Peşinden şiddetli bir çatışma başlıyor... Bu çatışmada dört arkadaşımız şehadet şerbetini içti.
    Komutanımız şehit olan askerlerin kimliklerini tespit ederken, birinin göğüs cebinden çıkan nota dikkat kesiliyor, bize dönüp soruyor;
    ''Kayserili felanca asker kim ?''
    Hiç ses çıkmadı... Meğer o da şehit olmuş... Komutan, hemen o askerin de cebine bakıyor, cebinden çıkan notu okuyan komutanımızla birlikte bütün bölük gözyaşı döküyor... Niçin ağladığımızı bilmeden, sadece komutanımız ağladığı için ağlıyoruz...
    Az sonra sakinleşip dedi ki;
    - Arkadaşlar ! Sizlere moral vermesi ve maneviyatınızın kuvvetlenmesi bakımından, şehadet şerbeti içen arkadaşlarınızın sırrını ifşa ediyorum... Yozgatlı arkadaşımız yazdığı notta: ''Komutanım, bir sırrımı size yazıyorum. Eğer şehit olursam, Kayserili arkadaşımdan borç aldığım, 20 lirayı ödeyebilir misiniz ? Ahirete borçlu gitmek istemiyorum." diyordu. Benim için bundan daha şerefli görev olur muydu ? Bir şehit askerimin borcunu ödeyecektim... Onun için, alacaklının kim olduğunu araştırdım... Merak ederek Onun da cebine baktım... Onun notunu da okuyorum: "Komutanım! Yozgatlı falanca arkadaşımın borcunu, helal ettiğimi mahçup olur diye söyleyemedim. Eğer şehit olursam, bana olan borcunu ödeyemedim diye üzülmesin. Siz ona, hakkımı helal ettiğimi söyleyiverin..!''
    Hepimiz beynimizden vurulmuşa döndük... Bu ne samimiyet, bu ne asalet idi böyle ? !

  5. #55

    Üyelik tarihi
    16.08.2014
    Yer
    KONYA /ÇUMRA
    Mesajlar
    402
    LOKMAN HEKİMDEN HARİKA BİR KISSA-
    MUTLAKA OKUYUN

    Hazret-i Lokman Allah'ın veli kullarından, güzel konuşan, hikmet sahibi salih bir kişiydi. Kur'an'da ondan övgüyle bahsedilmektedir. Davud Aleyhisselâm zamanında yaşamıştır. Siyah renkli bir köle idi. Fakat pek güzel sözleri, geniş bilgisi ve üstün halleri vardı. Adamın biri; ona bir sohbet sırasında şöyle demiş:
    “ Sen bir koyun çobanıyken, insanlar sözlerini neden önemsiyorlar?”
    Hz. Lokman ise şöyle demiş:
    “Ben gözümü harama kapadım, dilimi tuttum, az yemekle yetindim, sözümü yerine getirdim, beni ilgilendirmeyen şeylere karışmadım, sustum.”
    Hz. Lokman'ın efendisi, bir koyun kesip EN İYİ tarafından iki parçasını kendisine getirmesini istemiş.
    O da kestiği koyunun dilini ve kalbini kesip getirmiş.
    Sonra Efendisi ona bir koyun daha kesip EN KÖTÜ iki parçasını atmasını istemiş.
    O da kestiği koyunun dilini ve kalbini koparıp atmış. Efendisi bu işe bir anlam vermeyip sebebini Hz. Lokman’a sorunca, şöyle demiş:
    “İnsanlar iyi oldukları zaman dilden ve kalpten iyisi yok, kötü oldukları zaman da aynıdır. İyi olmak da kötü olmak da dil ve kalp ile olur.
    Sonra Hz. Lokmana bir soru daha sormuş:
    “ İnsanların hangisi daha âlimdir? “
    “ İnsanların bilgisinden yararlanıp kendi bilgisini arttırandır!” demiş.

    Derleyen Bilal Civelek Yayın -Yönetmeni

  6. #56

    Üyelik tarihi
    16.08.2014
    Yer
    KONYA /ÇUMRA
    Mesajlar
    402
    Karıkoca birlikte tatile çıkarlar. Gittikleri yerde kamp kurarlar. Tatillerinin ikinci gününün akşamı güzel bir yemek yiyip uykuya dalarlar.

    Birkaç saat sonra kadın uyanır ve kocasını da uyandırır. Adam uyku sersemidir; Güzel bir rüyadan uyandırıldığı için de biraz kızgındır:

    ''Ne oldu? Ne istiyorsun?'' diye sorar.

    ''Yukarıya bak ve bana ne gördüğünü söyle.''

    Adam gökyüzüne bakar ve yanıtlar:

    -Bunun için mi uyandırdın beni? Baktım işte. Bir sürü yıldız görüyorum ışıl ışıl parlayan milyonlarca yıldız.

    Karısı tekrar sorar. Peki ,bu sana neyi gösteriyor?

    Artık iyice uykusu kaçan adam biraz düşünür ve yanıtlar:

    -Teolojik olarak Allah'ın kudretini ve kendi acizliğimi görüyorum. Felsefi olarak, evrenin sonsuzluğunu ve onun karşısındaki önemsizliğimizi görüyorum. Astronomik olarak galaksilerin , yıldızların , gezegenlerin varlığını görüyorum. Yıldızların komuna bakarak saatin 3 olduğunu görüyorum. Meteorolojik olarak da bugün havanın çok güzel olacağını görüyorum.

    Niye sordun bunu bana? Sana neyi gösteriyor?

    -Necati , çadırımızı çalmışlar! -----------------Insan cok bilince; burnunun ucundakini goremiyo demek ki.

  7. #57

    Üyelik tarihi
    16.08.2014
    Yer
    KONYA /ÇUMRA
    Mesajlar
    402
    New York’ta bir bankanın önünde duran son model Rolls Royce otomobilden inen adam, hızlı adımlarla bankaya girdi ve önüne çıkan ilk görevliye, bireysel kredi için başvuruda bulunmak istediğini söyledi. Görevli onu, müşteri temsilcisine götürdü. Adam, çok acele bir is için Avrupa’ya gitmek zorunda olduğunu ve bu nedenle bir hafta vadeli beş bin dolar krediye gereksinim duyduğunu söyledi. Müşteri temsilcisi kısa bir araştırma yaptıktan sonra. “Ticari ve mali sicilinizi inceledik. Bu krediyi almanız için bir engeliniz yok” dedi ve ekledi:
    Fakat bir konuyu belirtmeliyiz. Bizim bankamızla daha önce hiç çalışmamışsınız. Banka olarak sizi resmen tanımıyoruz. Bu nedenle, söz konusu krediyi verebilmemiz için karşılığında sizden bir teminat almak zorundayız”. Adam cebinden Rolls Royce’un anahtarını çıkardı, bankanın müşteri temsilcisine uzattı: “Çok acelem var, uçağa yetişeceğim.” dedi. “kapıdaki Rolls Royce’ umu teminat olarak alabilirsiniz”. Kredi işlemleri çok hızlı bir bicimde tamamlandı. Banka Rolls Royce otomobili bankanın garajına çektiler, adama da beş bin dolar krediyi verdiler. Müşteri temsilcisi, kişisel merakını gidermek için bir hafta boyunca özel bir araştırma yaptı ve bankalarının bu yeni müşterisinin çok büyük bir is adamı ve çok büyük bir servet sahibi olduğunu öğrendi. Bir hafta sonra adam yeniden gelip, borcunun anaparası beş bin dolarla, bir haftalık faizi dokuz bucuk doları ödedikten sonra, müşteri temsilcisi bir turlu yenemediği merakının dürtüsüyle sordu: “Sizin, çok büyük bir is adamı ve çok büyük bir servetin sahibi olduğunuzu öğrendim” dedi. “Yalnızca kişisel merakımdan soruyorum. Lütfen söyler misiniz, sizin için çok küçük bir miktar olan beş bin dolarlık krediye neden gereksinim duydunuz?” Adam hafifçe gülümsedi: “Siz de bana lütfen söyler misiniz?” dedi. “Böyle lüks bir otomobili, New York’ta hangi kapalı garaja, bir hafta boyunca dokuz bucuk dolara bırakabilirsiniz? (para kazanmak sadece çalışma ve hırsla olmaz, zeka da gerekir..)

  8. #58

    Üyelik tarihi
    16.08.2014
    Yer
    KONYA /ÇUMRA
    Mesajlar
    402
    Toplantıya gideceğim. Baktım geç kalma ihtimalim var, bindim bir taksiye, muhabbetçi bir arkadaş. O anlatıyor ben dinliyorum. Tam işyerinin önüne geldik. Ankara’da Bakanlıklar. Diyelim ki, taksi parası 9.75 TL tuttu, ben 10 TL uzattım. Hani hepimizin yaşadığı sahne vardır ya, taksici üstünü arıyormuş gibi yapar, siz de para üstünü alabilmek için bir ayak dışarıda, inmemek için debelenirsiniz. Tam o sahne olacak. Şoför, para üstü var mı diye aranmaya başladı.

    - Üstü kalsın kardeşim” dedim.
    Döndü bana doğru:
    - Vaktin var mı ağabey ?” dedi.
    - Evet” dedim (tek ayağım hala dışarıda)
    Dörtlülere bastı, trafik dört şerit akıyor, indi araçtan. Önde bir büfe var. Gitti oraya, bir şeyler konuşup geldi. Bana 25 krş uzattı. Belli ki para bozdurmuş.
    - Birader” dedim,”9.75 değil,10.50 yazsa ister miydin 50 kuruş benden?”
    - “Ne alacağım ağabey 50 kuruşu!”
    - Peki, niye gittin 25 kuruş için o kadar uğraştın. Üstü kalsın demiştim.”
    Döndü bana, attı kolunu arkaya:
    - “Vaktin var mı ağabey?”
    - “Var.”
    - Çek kapıyı o zaman.”

    5 dakika konuştuk. İngiltere’de Profesöründen, bilmem kiminden eğitimler aldım. O taksicinin 5 dakikada öğrettiklerini, İngiliz hocalar haftalarca verdikleri derslerde öğretemediler:
    - “Ağabey biz Keçiören’de 5 kardeşiz. Babam rençberdi, günlük yevmiyeye giderdi; artık inşaat falan bulursa çalışır gelir, o gün iş bulamamışsa, biz eve gelişinden, yüzünden anlardık.”
    “Durumumuz hiç iyi olmadı. Akşam yer sofrasında yemek yerdik. Yemek bitince babam bize” Durun kalkmayın” derdi. Önce dua ederdik sonra babam bize sofrada konuşma yapardı.”
    “Aha” dedim, “Bizim meslekten”, seminerci.
    - “Ne anlatırdı baban ?”
    - “Hayatta nasıl başarılı olunur ?”
    ” O gün inşaata çağırmazlarsa eve para getiremiyor, sonra çocuklara hayatta başarı teknikleri anlatıyor.”

    - Babam işe gidince büyük ağabeyimiz onu taklit ederdi, delik bir çorapla pantolonun ceplerini çıkarır, dört kardeşi karşısına alıp “Dürüst olun, evinize haram lokma sokmayın” diye anlatırken, biz de gülerdik. Annem kızardı,”Babanızla alay etmeyin. O, hem dürüst hem de çalışkandır” derdi. Yan evde iki kardeş var, onların babası zengin. Babaları birahane işletiyor, ama adamda her numara vardı, kumar falan oynatırdı. Bizim yeni hiç bir şeyimiz olmadı, hep o ikisinin eskilerini kullandık. O amca mahalleden geçerken biz 5 kardeş ayağa kalkardık, çünkü bize bahşiş verirdi. Babam eve gelince ayağa kalkmazdık. Çünkü hediye, para falan hak getire. Ağabey biz babamı kaybettik. Altı ay içinde yandaki baba da öldü. Yandaki baba iki çocuğa 5 katlı bir apartman, işleyen birahane, dövizler ve araziler bıraktı. Bizim baba ne bıraktı biliyor musunuz?”
    - “Ne bıraktı?”
    - “Bakkal veresiyesi ve konuşmalarını bıraktı : “Evladım işinizi dürüst yapın, hakkınız olmayan parayı almayın.” Falan filan…
    “Ağabey, aradan 15 yıl geçti…”
    “Diğer babanın 2 oğlu şu anda cezaevindeler, ne ev kaldı ne birahane. Ailesi dağıldı.”
    “Biz 5 kardeş, beşimizin Keçiören de taksi durağında birer taksisi var. Hepimizin birer ailesi, çoluk çocuğu, hepimizin birer dairesi var.”

    “Geçenlerde büyük ağabeyimiz bizi topladı ve dedi ki :
    - “Asıl mirası bizim baba bırakmış.”
    “Hepimiz ağladık. 5 kardeş taksiciliğe başladığımızdan beri, taksimetrenin yazmadığı 10 kuruşu evimize sokmadık. Her şeyimiz var Allah’a şükür.”
    Çok duygulandım, veda ettim. Tam ineceğim:
    - “Dur ağabey, asıl bomba şimdi!”
    - Nedir bomban ?”
    - Nerede oturuyoruz biliyor musun ? O iki kardeşin oturduğu 5 katlı apartmanı biz aldık. 5 kardeş orada oturuyoruz.”

    Evladınıza ne araba bırakırsınız, ne ev, ne de başka bir miras. Evlada sadece değer kavramları bırakırsınız. Bakın iki baba da evlatlarına değer kavramları bırakmışlar.

  9. #59

    Üyelik tarihi
    16.08.2014
    Yer
    KONYA /ÇUMRA
    Mesajlar
    402
    Hayat Güzeldir, Meftun Alper ile birlikte
    Arabamız su kaynatmasa durmayacaktık, o sıcak yaz günü Balıkesir'in
    Savaştepe ilçesinde. Yola çıkmadan önce arabaya bakım yaptırmış, hararet
    sorunu olduğunu söylememe rağmen arıza bulamamışlardı. Dağda su
    kaynattıktan sonra motorun soğumasını bekleyip ancak Savaştepe'ye
    kadar gidebilmiştik.

    Birlikte yolculuk ettiğim eşim ve kızımın da canı sıkkındı. Günlerden
    pazardı ve her yer tatildi. Sanayi sitesinde arabaya baktıracak
    birilerini aradık, bulamadık. Can sıkıntısı ve çaresizlik içinde
    söylenirken tamirci aradığımızı duyan birileri aracılığıyla tanıştık;Hüseyin amcayla.

    Elinde küçük bir alet çantası vardı. Yardımcı olmak istediğini
    söyledi.

    Motora yaklaştı, sesini dinledi. Kontağı kapatıp tekrar açtı. Hiçbir yere
    dokunmadan uzun uzun motoru ve çalışmasını izledi. "motorun soğutma
    sisteminde sorun görmediğinden" söz etti. Bir süre daha bakındı.
    Sonra"buldum galiba" diye haykırdı.
    "Her şey normal görünüyor ve su kaynatıyor ise araba su eksiltiyor
    demektir. Muhtemelen kalorifer peteği delinmiş, su kaçırıyordur. O
    takdirde döşemelerin ıslak olmalı" dedi. Gerçekten de onca uzmanın
    çalıştığı servisin bulamadığı sorunu kısa sürede görmüştü.
    Arabanın kalorifer sistemi su kaçırıyor eksilen soğutma suyu yüzünden
    araba hararet yapıyordu. Kalorifer sistemini devre dışı bırakıp geçici
    bile olsa su kaçağını önleyip sorunu çözdü, Hüseyin amca.
    Teşekkür edip borcumu sordum. Arabanın camındaki tıp armasını
    gösterdi;
    - Doktor musun?
    - Evet.
    - Bizim hanımın yıllardır geçmeyen ağrıları var. Gelip bakarsan
    ödeşiriz. Ben de hanıma doktor götürmüş, gönlünü almış olurum. Hem de
    çayımızı içer soluklanırsınız.
    Hep beraber, Hüseyin amcanın evine gittik. Tek katlı bahçeli şirin bir evdi.

    Hanımının şikayetlerini dinleyip, muayene ettim. Çoğu yaşlılığa ve
    menopoza bağlı yakınmaları için tavsiyelerde bulunup iki de ilaç yazdım.
    Kadıncağızın yüzü güldü. Teşekkür etti. Çay hazırlamak için izin istedi.

    Bu arada ilkokul çağındaki kızım boş durmuyor odaları karıştırıyordu. Bir
    şey kırıp dökmesin diye yanına gittiğimde evin bir odasının
    duvarlarının kitapla dolu olduğunu gördüm. Şaşkınlığım daha da
    artmıştı.
    Muhabbet ilerleyince, tamirci sandığım Hüseyin amcanın gerçekte emekli
    ilkokul öğretmeni olduğunu 39 yıl devlet hizmetinde Ege'nin köyleri nde
    çalışıp emekli olduktan sonra Savaştepe'ye yerleştiğini anlattı.
    Çocuklarının okuyup büyük şehre gittiğini burada hanımıyla baş başa
    yaşadığından dem vurdu.
    - Neden buraya yerleştin?
    - Ben okumayı, yazmayı, hayatı burada öğrendim. Sizler bilmezsiniz,
    unutuldu gitti. Ben Savaştepe köy enstitüsünün ilk mezunlarındanı m. Hasan
    Ali Yücel maarif vekili iken ilk köy enstitüsü burada açıldı. Burada
    öğrendim ben hayatı, bir şeyler öğretmenin nasıl mutluluk
    verdiğini.
    Ayrılamadım buralardan.

    - Peki bu tamircilik işi nereden çıktı?

    - Dedim ya, bilmezsiniz sizler, köy enstitüsü mezunu olmanın ne demek
    olduğunu? O zamanın okulları sanırsınız. Halbuki orada bu toprağın
    çocuklarına okuma yazmanın yanı sıra çiftçiliği, hayvancılığı, inşaat
    yapmayı, yemek yapmayı, bozulanları tamir etmeyi, örgü örmeyi hatta az
    buçuk hekimlik yapmayı bile öğret tiler. Hayatı öğrendik ve öğretmen olup
    hayatı öğrettik çocuklara.

    - Yani elinizden çok iş geliyor.

    - Köy enstitülerinde bilmeyi, öğrenmeyi, düşünmeyi soru sormayı,aklını
    kullanmayı öğretiyorlardı. Zaten bu yüzden yaşatmadılar ya...

    Bu arada çaylar geldi. Çayın yanında ekmek peynir ve zeytinden oluşan
    kahvaltı da hazırlamıştı Hüseyin amcanın hanımı. Emekli olduktan sonra
    zeytinciliğe başladığını sofradaki zeytinin de kendi ürünleri olduğundan
    söz etti.

    - Zeytinin hikmetini bilir misin? Meyveleri ile karnımızı doyurmuş, yağını
    çıkarmışsız. Kandillerde yakıp aydınlanmışız, odunu ile
    ısınmışız.
    Giderek ona benzemişiz.

    - Nasıl yani?

    - İnsan da doğanın meyvesi değil mi?

    Sofradaki zeytin çanağından aldığı zeytini ışığa doğru tutup;

    - Doğup büyüdüğünde zeytin tanesi gibi acı, yeşil bir meyve insan.

    Çoğunu sıkıp yağını çıkarıp posasını da sabun yapıyoruz. Yani heba olup
    gidiyor. Bir kısmını sofralık ayırıyor selede tuza yatırıp acı suyunu
    atmasını buruşup bu hale gelmesini sağlıyoruz. Veya salamura yapıp
    olduğundan daha şişkin gösterişli hale getiriyoruz. İnsanlara da
    böyle yapmıyor muyuz? Okullarda okutup okutup hayata hazırladığımızı
    sanıyor ya şişiriyor ya da buruşturup atıyoruz insanları.

    "Sizin köy enstitülerinde yaptığınız da böyle bir şey değil miydi" diye
    soracak oldum. Hanımına baktı gülüştüler.

    - Hurma zeytini bilir misin?

    - Bilmem. Hiç duymadım.

    - Egenin bazı yerlerinde olur. Ağaç aynı ağaçtır ama her yıl kasım ayı
    sonu gibi denizden karaya esen rüzgar ile zeytin ağaçlarına bir mantar
    bulaşır. Bu mantar zeytinin terini giderir, acısını dalında alır.
    Dalında olgunlaşır zeytinler. Toplandığınd a yemeğe hazırdır
    anlayacağın.

    - Eeee.

    - Köy enstitüleri de böyleydi. Dalında olgunlaşan zeytinler gibi
    insanları oldukları yerde yetiştirmeye, onların bilgilerini de diğer
    insanlara bulaştırmayı amaçlamıştı. Doğup büyüdüğü ortamda
    olgunlaştırıyorlardı, insanı. Hayata hazırlıyorlardı .

    Sustuğumu görünce. Hanımından boşalan bardakları doldurmasını rica etti.

    "işte bu yüzden, öğrendiklerimin zekatını vermek, zeytinin terini
    hatırlatmak için buradayım, doktorcum, unutulsun istemiyorum" dedi.
    Kitaplığından çıkardığı iki kitabı kızıma hediye etti. Vedalaştık.
    Arkamızdan bir tas su döküp, uğurladılar.

    Dr. Mehmet Uhri
    >
    > Not: Bu yazı, emekli öğretmen Hüseyin Kocakülah ve köy enstitülerine emek
    > verenlerin anısına ithaf olunmuştur.

  10. #60

    Üyelik tarihi
    16.08.2014
    Yer
    KONYA /ÇUMRA
    Mesajlar
    402
    Profesör, elinde, içi dolu bir bardak tutarak dersine başladı.
    “Bu bardağın ağırlığı sizce ne kadardır?” diye sordu.
    Öğrenciler, ’50gr!’ …. ’100gr!’ …. ’125gr’ cevabını verdiler.
    “Bardağı tartmadıkça gerçekten ben de bilemem” dedi profesör ve devam etti:“
    Ama, benim sorum şu:
    Bu bardağı böyle birkaç dakikalığına tutsaydım ne olurdu?”
    - Hiçbir şey
    - Tamam, peki 1 saat boyunca tutsaydım ne olurdu?
    - Kolunuz ağrımaya başlardı.
    - Haklısın; peki ya 1 gün boyunca tutsam ne olur?
    - Kolunuz iyice ağrır, adaleniz spazm yapar, belki de
    çözüm bulmak için hastaneye gitmek zorunda kalırsınız.
    Sorularına cevap alan profesör, can alıcı noktaya temas etti:
    - Peki tüm bu sorunlar olurken bardağın ağırlığında bir değişme ortaya çıktı mı?
    Öğrenciler bir ağızdan cevapladılar:
    “Hayır.”
    - Peki o takdirde, zaman içinde kolun ağrımasına ve kas spazmına yol açan olay neydi?
    Profesör ikinci bir soru daha sordu:
    - Acıdan ve ağrıdan kurtulmak için ne yapmam gerekir bu durumda?
    - Bardağı bırakırsanız, rahatlarsınız.
    Profesör beklediği cevabı almıştı.
    Öğrencilerini kutladı ve bütün bu soruları sormasına sebep olan açıklamayı yaptı:
    “Hayatın problemleri de böyle bir şeydir. Onları kafanda birkaç dakika tutarsan, bir sorun yaratmaz.Uzun bir süre düşünürsen, başın ağrımaya başlar. Ama hiç aklından çıkarmazsan,artık başka bir şey düşünemez hale gelirsin; bu seni bitirir. Elbette hayatınızdaki sorunları düşüneceksiniz; halletmeye çalışacaksınız.Ama en önemlisi, onları, her günün sonunda, uyumadan önce yere bırakmaktır.Bu şekilde strese girmez ve sabah taze bir beyinle uyanırsınız. Taze bir güne,yeni sorunlarla mücadele azmini kazanarak başlamış olursunuz. Bu yüzden arkadaşlarınıza vereceğiniz en önemli tavsiye,
    ‘Bardağı yere bırak’ olmalıdır.”

Sayfa 6/7 İlkİlk ... 4567 SonSon

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. doğal yaşama kaçanlar
    By Rukiye Vural in forum Laf lafı Açıyor
    Cevaplar: 8
    Son Mesaj: 08.12.2015, 10:45

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •