Sayfa 2/7 İlkİlk 1234 ... SonSon
66 sonuçtan 11 ile 20 arası

Konu: yaşama dair hikayeler...

  1. #11

    Üyelik tarihi
    16.08.2014
    Yer
    KONYA /ÇUMRA
    Mesajlar
    402
    BUNU OKUMAK SİZE İYİ GELECEK..

    Ne zaman; hayatında bazı şeyler çekilmez hale gelirse,
    Ne zaman; yirmi dört saat kısa gelmeye başlarsa,
    O zaman; kavanoz ve iki fincan kahveyi hatırlayınız…

    İşte kavanoz ve iki fincan kahvenin hikayesi

    Bir gün bir felsefe profesörü, elinde bazı malzemelerle derse gelir. Ders başladığında; hiçbir şey söylemeden, önüne büyükçe kavanozunu alır. Sonrada kavanozu ağzına kadar tenis topları ile doldurur. Ardından öğrencilerine kavanozun dolup dolmadığını sorar…

    Bütün öğrenciler hep bir ağızdan dolduğunu söylerler.

    Bunun üzerine; profesör önündeki kutulardan birinden aldığı çakıl taşlarını, kavanoza döker. Çakıl taşları kayarak, tenis toplarının aralarındaki boşlukları doldurmaya başlar. Profesör yeniden kavanozun dolup dolmadığını sorar.

    Öğrenciler yine hep birlikte; ‘evet doldu’ derler.

    Profesör bu defa da, masanın üzerindeki diğer kutuyu eline alır ve içindeki kumu yavaşça kavanoza döker. Tabii ki kumlar da çakıl taşlarının aralarındaki boşlukları doldurur. Profesör yine aynı soruyu sorar. Öğrenciler de yine koro halinde ‘evet doldu’ derler.

    Profesör bu kez ise masanın altında hazır bekleyen iki fincan kahveyi alır. Başlar kahveyi kavanozun içine dökmeye. Bu kez de kahve de kumların arasında kalan boşlukları doldurur. Bunun üzerine öğrenciler gülmeye başlar… Ardından profesör öğrencilerine nasihat etmeye başlar;

    ‘Bu kavanoz sizin hayatınızdır.

    Tenis topları; Hayatınızdaki önemli şeylerdir. Yani aileniz, çocuklarınız, sağlığınız, arkadaşlarınız gibi. Diğer şeyleri kaybetseniz de, bunlar hayatınızı doldurmaya yeter.

    Çakıl taşları ise; Sizin için daha az önemli olan diğer şeylerdir. Yani işiniz, eviniz, arabanız gibi.

    Kum ise; diğer ufak tefek şeylerdir. şayet kavanoza önce kum doldurursanız; Çakıl taşlarına ve özellikle de tenis toplarına yeterli yer kalmaz.

    Aynı şey hayatımız için de geçerlidir. Vaktinizi ve enerjinizi; ufak tefek şeylere harcar, israf ederseniz; Bu defa da önemli şeyler için vakit kalmayacaktır. Dikkatinizi mutluluğunuz için önemli olan şeylere çevirin.

    Çocuklarınızla oynayın.

    Sağlığınıza dikkat edin.

    Sevdiklerinizle yemeğe çıkın.

    Evinizin ihtiyaçlarını karşılayın.

    Öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleştirin.

    Öncelikleri, sıralamayı iyi bilin.

    Gerisi hep kumdur…’

    Bu arada bir öğrenci merakla şu soruyu sorar; ‘Hocam peki, o iki fincan kahve nedir?’ Profesör gülerek cevaplar; ‘Bu soruyu bekliyordum. Hayatınız ne kadar dolu olursa olsun; Her zaman dostlarınız ve sevdiklerinizle bir fincan kahve içecek kadar yer vardır…’

  2. #12

    Üyelik tarihi
    16.08.2014
    Yer
    KONYA /ÇUMRA
    Mesajlar
    402
    HAYATINIZ SEÇTİĞİNİZ KADINDIR.

    Evvel zaman içinde Memleketin birinde 90 yaşlarında fakat çok dinç ve genç görünümlü bir adam yaşarmış?
    Çevresinde bulunan herkes ona çok özenir ve sorarlarmış.

    "bu gençliğin sırrı nedir" diye.
    İhtiyar delikanlı güler geçermiş her soruldukça bu soruya.

    Ama sorular sık ve soranlar çoğalınca cevap vermek vacip olmuş sanki.
    Düşünmüş nasıl anlatırım bu sırrımı kolayca
    herkese. Sonra karar vermiş tüm meraklıları yemeğe davet etmeye evine.
    "Bu davette size sırrımı açıklayacağım" demiş.

    Herkes merakla davete gelmiş.Yemekler yenilmiş, içilmiş, sohbetler edilmiş vakit iyice gecikmiş.

    Ama gençlik sırrı ile ilgili tek kelam edilmemiş.

    Herkes konu ne zaman açılacak diye merak ederken adamcağız huri gibi sevimli hanımına seslenmiş.

    "Hatun , şu kilerden bir karpuz getirirmisin bize sana zahmet!.."

    Hanım hemen doğrulmuş kilere giderek kaş ile göz arasında gidip bir karpuz getirmiş.

    Adamcağız şöyle eliyle bir vurmuş tık tık diye sonra da :

    " Bu olmamış hanım, güzel çıkmayacak, başka
    getirir misin bir zahmet" demiş.

    Hanım onu götürmüş bir tane daha getirmiş. Adam onu da bir yoklamış yine beğenmemiş.

    "Hanım sana yine zahmet olacak ama bu da olmamış başka bir tane getirir misin" demiş.
    Başka istemiş?. Bu böylece dört sefer daha tekrarlanmış .

    Dedemiz beşincide karpuzu beğenmiş ve karpuz kesilmiş, misafirlere ikram edilmiş?. Herkes karpuzunu afiyetle yerken bizim dedecik sormuş.

    "Eeeee?. Arkadaşlar işte benim gençliğimin sırrı burada anladınız mı??" Herkes birbirinin yüzüne bakmış.Kimse bişey anlamamış..

    "Aman dede demişler nerde? Anlamadık biz bu sırrı!"
    Dedecik gülmüş.
    "Efendiler" demiş
    "O gördüğünüz karpuz kilerde bir tanecikti, tekti. Ben hanıma git de başka getir dedikçe o kilere gidip geliyor aynı karpuzu getiriyordu. Bir kere bile (aman be adam, delimisin nesin şu tek karpuzu ne taşıtttırıyorsun bana defalarca, demedi. Beni sizin önünüzde mahcup duruma düşürmedi. İşte bütün bu gençliğimi hanımıma borçluyum."

    "Biz birbirimizi hiç başkalarının önünde zor
    duruma düşürmeyiz. Aile içindeki hiçbir şeyi dışarıya yansıtmayız. Hep birbirimize destek olur, dert ortağı olur, yardım ederiz. Birbirimizle ilgili olan problemleri yine birbirimize anlatırız. İyi kötü her olayı da birlikte paylaşırız."
    demiş.

    Hayatınız seçtiğiniz kadındır..

    Zevkli bir kadına rastlarsanız,ZEVKİNİZ,
    bilgili bir kadına rastlarsanız BİLGİNİZ,
    zeki bir kadına rastlarsanız ZEKANIZ gelişir.

    Hayat kat kattır.

    Babil'in Asma Bahçeleri gibi teraslar halinde yükselir ve bir terastan bir terasa sizi kadınlar götürür.

    Ve bugün durduğunuz teras , seyrettiğiniz manzara, gördüğünüz hayat yanınızdaki kadının terası, manzarası ve hayatıdır.

  3. #13

    Üyelik tarihi
    16.08.2014
    Yer
    KONYA /ÇUMRA
    Mesajlar
    402
    NewYork’ta, Brooklyn Köprüsü üzerinde dilenen kör bir dilenci birgün, bir şairin dikkatini çeker.
    Dilencinin boynunda asılı bir tabela vardır.
    Şair, dilenciye günlük kazancının ne kadar olduğunu sorar.
    Dilencide sekiz dolar kadar olduğunu söyler.Bunun üzerine şair,dilencinin boynuna asılı tabelayı ters çevirerek birşeyler yazar;
    ‘Şimdi buraya senin kazancını arttıracak birşeyler karaladım. Bir hafta sonra yanına geldiğimde bana sonucu söylersin’ der ve oradan ayrılır.
    Şair, bir hafta sonra dilencinin yanına uğrayıp kendini tanıtınca…
    Dilenci:
    ‘Bayım size ne kadar teşekkür etsem azdır. Bir haftada kazancım ikiye katlandı. Çok merak ediyorum tabelaya neler yazdınız?
    Bunun üzerine şair gülümser ve:
    Tabelada ” Doğuştan körüm, yardım edin ” yazıyordu.
    Bense ” Bahar gelecek, ama ben yine göremeyeceğim diye yazdım “der.
    Önemli olan, anlatılmak istenen seyi en iyi şekilde anlatmak olduğuna göre; Her şeyin daha iyi anlatılabileceği bir yol vardır.
    Yeter ki onu bulmaya, uygulamaya ve ufkumuzu bu doğrultuda genişletmeye uğraşalım . .

  4. #14
    EVLİLİK VE AŞK

    Pırıl pırıl ütülü giysili,misler gibi parfüm kokulu,saçları taralı,dişleri fırçalanmış adamı/kadını sevmek kolaydır.
    Aslında aşk, aynı insanı, sabahın körü uykudan uyandırdığındaki en sinirli hali ile de kabul edebilmek,aynı tuvaleti bir dakika arayla
    kullanabilmek,diz yapmış pijamalarla kanepe de yastıklara sarılıp sızmışken bile şevkatle okşayabilmektir.Buna katlanamayanlar zaten aşık değillerdir.Bu durumda evlilik hoşlandığın insana karşı olan duygularını öldürüyor diyebiliriz.Zira aşıksan,aynı havayı solumak bile zevk verir.Hep beraber olmak istersin.Banyodan gelen su sesi bile onun evde olduğunun işaretidir ve huzur verir.Ütülediğin gömleğin ona ne kadar çok yakışacağını düşünürsün.Pişirdiğin yemeği ne çok seveceğini hayal edersin.
    Bin tane ayakkabısı varken bin birinciye sahip olmaktan mutlu olacak diye,istediğin gömleği satın almaktan vazgeçersin.Zamanla almaktan çok,bir şeyler vermekten mutluluk duyduğunu keşfedersin.Eğer kadın evlilikte ikinize yemek pişirecek,dolabı
    düzenleyip ütüyü yapacak bir anne olacak görülüyorsa,o kadının saçlarının hiç yağlanmadığı ve adamıngeceleri terlemediği düşünülüyorsa,asla kavga edilmeyecek ve lavabo tamir edilirken dahi gülüşüp öpüşülecek zannediliyorsa zaten beklenti bir evlilik
    değil,bir amerikan filmini yaşamaktır.Bu hayallerle yola çıkıldığında,damat ilk gece gelinin saçlarından on bin firkete sökmeye çalıştığında,gelin ise damat firketeleri çıkaramayıp
    "söverim böyle kuaförü"diye söylendiğinde zaten evlilik sandıkları şey çatırdamaya başlayacaktır.Evlilik;sadece aşk değildir.Evlilik;ev arkadaşlığı,kankalık,sırdaşlık,ortak hesaba sahip mudilik,ayrı kökenlerin birleşmesi,başı hatırlanmayan bir akrabalık ilişkisidir.Aşk bu ilişkide tutkuyu sağlar ama zaten tek başına ayakta tutamaz.
    Aşıksanız sevmeler yaşarsınız ama kış akşamları evde konyak içip geyik yapamayabilirsiniz.Hala canınız sıkıldığında onu değil de annenizi arıyorsanız,yalan olmuştur o evlilik.Aşk evlilikte gider gelir halıya kola döktüğünde aşk biter,ama o,halıyı temizleyebilirse gene aşık olunur.O aradaki sinir evresini aşabilenler ellinci yıla kadeh kaldıranlardır.Tahammül edemeyenler ise ikinci evlilikten sonra artık evliliğin yalan olduğuna inanacaklardır.Zafer,direnenlerin olur.
    Can DÜNDAR

  5. #15
    Evlendiğimden beri annem evime ilk defa geliyordu.Daha önce eşya yerleştirmeye gelmişti ama bu başkaydı.Evimi güzelce temizleyip yemekleri yaptım.Öğleye 1 saat kalmıştı neredeyse gelir derken. Zil çaldı ve annem geldi.

    Ev hediyesi diye birde hediye getirmişti.Paketi açınca şok geçirdim içinden kullanılmış sünger çıktı.Sordum anneme senin yatak odandaki aynanın üzerinde duran sünger mı bu diye evet dedi. Evde temizlik bezleri vardı ama bunu da kullanırım dedim.Annem bunu kullan diye getirdim ama temizlikte kullan diye değil dedi..
    Ya peki nasıl kullanacağım dedim geçmişe sünger çekmek için kullanacaksın dedi. anlamamıştım.

    Anneannem ve dedem hep kavga ederlermiş anneanneme dedem geçmişe bir sünger çek dermiş ama anneannem bunu hiç yapamazmış.Dırdırları ile dedemi bıktırırmış.

    Peki neden kadınlar geçmişe sünger çekiyor da erkekler çekmiyor dedim anneme annem çünkü erkekler unutkandırlar geçmişi hatırlamazlar kadınlar ise hassastır kendilerini üzen hiçbir şeyi unutmaz aklına geldikçe acı çeker ve etrafındakilere de acı çektirirler dedi.

    Anneannem de hatasının farkında olduğu ama düzeltemediği için anneme nasihat amacıyla onun ilk evlendiği zaman ev ziyaretine bu hediye ile gitmiş.

    Bize yaptığın taze kuru fasulye ve pilavını afiyetle yedik karnımız doydu dedi.Ama bayat yemeği önümüze çıkarsan keyifle yiyemez tam doymadan kalkardık dedi.Evlilikte böyle bir şey işte yavrum geçmiş konuları bayat yemek gibi ısıtıp getirirsen bir kaç ısıtmadan sonra tadı kaçar karın doyurmaz hale gelir.Ama geçmişe sünger çekersen tadınız hiç kaçmaz.
    SEMA MARAŞLI

  6. #16

    Üyelik tarihi
    16.08.2014
    Yer
    KONYA /ÇUMRA
    Mesajlar
    402
    MUTLAKA OKU!!!
    Günün son dersinin sonuna gelinmişti. Öğrenciler çıkmak için
    sabırsızlanıyordu. Defter ve kitaplarını çantalarına koydular. Zil
    çalar çalmaz, dışarı çıkmak için hazırdılar. Yalnız, Ali
    hazırlanmamıştı. Gecikmek için de elinden geleni yapıyordu. Nihayet
    zil çaldı. Öğrenciler bir anda kapıya yöneldi. Ali, yerinden kalkmadı.
    Ağır ağır eşyasını topladı. Bir yandan göz ucuyla öğretmenine bakıyor,
    bir yandan da arkadaşlarının gitmesini bekliyordu.

    Öğretmeni, onun bu halini fark etti:

    - Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?

    Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:

    - Sizinle konuşmak istiyordum öğretmenim.
    - Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalım?
    - Ahmet arkadaşımız var ya...
    - Evet, ne olmuş Ahmet'e?
    - Durumları pek iyi değil galiba. Annesi, beslenme çantasına pekiyi
    şeyler koymuyor.
    - Eee?
    - Ona yardim etmek istiyorum. Ama benim yardim ettiğimi bilirse
    üzülür. Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz
    de ona verseniz?

    Cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine
    koydu. Nurhan Öğretmen, paraya dokunmadı. Sandalyesine oturup düşündü.
    Ali hakkındaki bilgilerini yokladı. Bildiği kadarıyla ailesinin durumu
    pekiyi değildi. Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyi
    niyetli ve düşünceliydi. Zengin bir ailenin çocuğu değildi. Buna
    rağmen yardim etmek istiyordu. Üstelik yardım ettiğinin bilinmesini
    istemiyordu.

    Nurhan Öğretmen:

    - Dur bakalım Ali, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuz
    pekiyi değil. Yanlış mı biliyorum?
    - Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. Çoğu zaman iş
    bulamıyor. Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum.
    - Nerede çalışıyorsun?
    - Simit satıyorum.

    Nurhan Öğretmen yine durup düşündü. İyiliğin bu kadarına ne demeliydi
    şimdi? Bunun gerçekleşmesi zordu. Onu, bundan vazgeçirmek için bir
    çare bulmalıydı. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı.
    Onunla biraz daha konuşursa, belki bir yolunu bulurdu.

    Nurhan Öğretmen, Ali'ye dondu:

    - Büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.
    - Çok zengin bir işadamı...
    - Niçin?
    - İnsanlara daha çok yardım etmek için...

    - Güzel, dedi Nurhan Öğretmen. Bak simdi Ali, Ahmet'in ailesinin
    durumu pekiyi değil, bu doğru. Ama sizinki de bundan pek farklı değil.
    İstersen acele etme. Çok zengin olduğun zaman insanlara yardim
    edersin. Olmaz mı?
    - Olmaz, dedi Ali. Şimdi yapmalıyım.
    - Neden olmaz?
    - Üç sebepten dolayı olmaz.

    Birincisi: Bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için Allah, beni
    insanlara sevimli gösteriyor. İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çok
    simit alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit
    satıyorum. Hele mahallede Hasan Amca var, her gün iki simit alıp
    güvercinlere veriyor.

    İkincisi: 'Ağaç yas iken eğilir.' deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayı
    öğrenmezsem büyüdüğümde hiç yapamam. Şimdiden iyilik yapmayıp bunu
    zenginlik günlerime ertelersem, zengin olduğum günlerde de daha zengin
    olduğum günlere erteler kendimi kandırmış olurum.

    Üçüncüsü ise daha önemli: Büyüdüğüm zaman çok zengin bir işadamı olmak
    istiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar büyük işadamı olamazlar.

    Nurhan Öğretmen, karsısında büyük biri varmış gibi dinliyordu:

    - Bu sonuncusunu pekiyi anlayamadım, dedi.
    - Açıklayayım öğretmenim, dedi Ali. Şimdi, çok zengin olmadığım için,
    ancak günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum. Bundan
    fazlasını veremem. Allah, Cennet'i gücü kadar iyilik edene veriyor.
    Şimdi gücüm bu olduğuna göre, Cennet'in fiyatı birkaç simit parası
    kadardır. Eğer zengin olmadan ölürsem birkaç simit parasıyla Cennet'e
    girebilirim. Bundan daha karlı bir yatırım olur mu?

    Nurhan Öğretmen'in gözleri dolmuştu. Başını 'Evet' anlamında sallarken
    Ali'yi evine yolladı.

    Sınıfa geri dönerken okulun boşaldığını fark etti. Eşyalarını toplamak
    için masasına döndüğünde Ali'nin bıraktığı paraların masa üstünde
    kaldığını fark etti. Sandalyesine gayri ihtiyari oturdu ve paraları
    eline aldı.

    Hiçbir para ona bu kadar kıymetli gelmemişti. Sanki elinde dünyanın en
    kıymetli incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu. Hatta bu
    paralar onlardan bile kıymetliydi. Bu paralar, bu bozuk SIMIT
    paraları, Cenneti satın alabilecek paralardı. Sanki hiç bırakmak
    istemeyen bir duygu ile sımsıkı kavradı bu bozuk simit paralarını.

    Oturduğu yerden kalkamadı Nurhan Öğretmen. İçinin dolduğunu, Tarif
    edilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti. Birden boşalan sağanak
    yağmurlar gibi ağlamaya başladı. Ağladı... Ağladı... Ağladı.

    Kendine geldiğinde aksam olmuştu. Yavaş adımlarla sınıftan çıkıp
    okuldan ayrılırken bekçi Sadık 'Bozuk Simit paraları ile cenneti
    satın almak, Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak' diye
    Nurhan öğretmenin sayıkladığını duydu. Bekçinin hayretler içinde, 'Ne
    dediniz hocam?' demesini bile duymayan Nurhan öğretmen, bekçinin
    şaşkın bakışları altında akşamın alaca karanlığına karışıvermişti

    Hikayeyi beğenmişseniz ve Ali'den utanmışsanız, maddi durumunuz iyi
    değilse bile, iki tane ekmek alıp bölgenizdeki bir fakirin kapısına
    bırakın.

    Bir okul önünde biraz bekleyip yırtık ayakkabısı olan bir çocuğa ayakkabı alın.

    Maddi ihtiyacı olan bir akrabanıza yardım edin.
    Yeter ki boş durmayın!

    " Ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetlidir

  7. #17

    Üyelik tarihi
    16.08.2014
    Yer
    KONYA /ÇUMRA
    Mesajlar
    402
    Bir gün, bir çiftçinin eşeği kuyuya düşer.
    Adam ne yapacağını düşünürken, hayvan saatlerce anırır.
    En sonunda çiftçi, hayvanın yaşlı olduğunu ve kuyunun da zaten kapanması gerektiğini düşünür ve eşeği çıkartmaya değmeyeceğine kararverir.

    Bütün komşularını yardıma çağırır. Her biri birer kürek alarak kuyuya toprak atmaya başlarlar. Eşek neolduğunu fark edince, önce daha beter bağırmaya başlar. Sonra, herkesin şaşkınlığına, sesini keser.Birkaç kürek toprak daha attıktan sonra
    , çiftçi kuyuya bakar. Gözlerine inanamaz. Eşek, sırtına düşen her kürek toprakla müthiş bir şey yapmakta, toprağı aşağıya silke leyerek yukarı çıkmasına basamak hazırlamaktadır.

    Bir süre sonra, komşular toprak atmaya devam edince, herkesin şaşkınlığı altında eşek, kuyunun kenarından dışarı bir adım atıp, koşarak uzaklaşır!
    Hayat üzerinize hep toprak atacaktır; her türlü pislik ile.Kuyudan çıkmanın sırrı, bu pisliği silkeleyip bir adım yükselmektir.

    Sıkıntılarımızın her biri bir adımdır. En derin kuyulardan bile yılmayarak, usanmayarak çıkabiliriz.Silkelenin ve biraz daha yukarı çıkın.
    Mutluluğun 5 basit kuralını unutmayınız:

    1. Kalbinizi nefretten arındır ın - Affedin.
    2. Düşüncelerinizi endişelerinizden arındırın - Çoğu zaten hiç gerçekleşmez.
    3. Basit yaşayın ve elinizdekilerin kıymetini bilin.
    4. Daha çok verin.
    5. Daha az bekleyin..

  8. #18
    Gerçekten öyle beklentiyi en az da tutmak mutluluğun sırrı sanırım. Eline sağlık tarhancım kendi adıma ders aldım.

  9. #19

    Üyelik tarihi
    16.08.2014
    Yer
    KONYA /ÇUMRA
    Mesajlar
    402
    Kavak Ağacı ile Kabak

    Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş. Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış.

    Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş bir hızla büyümüş ve neredeyse kavak ağacı ile aynı boya gelmiş. Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa:

    -Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?
    -On yılda, demiş kavak.
    -On yılda mı? Diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.
    -Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak!
    -Doğru, demiş kavak.
    Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları başladığında kabak üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış. Sormuş endişeyle kavağa:
    -Neler oluyor bana ağaç?
    -Ölüyorsun, demiş kavak.
    -Niçin?
    -Benim on yılda geldiğim yere, iki ayda gelmeye çalıştığın için.

  10. #20

    Üyelik tarihi
    16.08.2014
    Yer
    KONYA /ÇUMRA
    Mesajlar
    402
    1985 Yılından Önce Doğanlar )
    50 - 60 - 70 - 80' li yıllarda mı büyüdün? nasıl oldu da hayatta kalmayı başardın?

    1.- Arabaların emniyet kemeri, kafalıkları, ve kesinlikle hava yastıkları yoktu.
    2.- Arka koltuk tehlikeli değil de eğlenceliydi.
    3.- Bebek yatakları ve oyuncaklar renkliydi. Ya da en azından kurşunlu, muhtelif zehirli maddeler ile boyanmıştı.
    4.- Prizlerin, araba kapılarının, ilaç şişelerin ve kimyasal ev temizliyicilerinin üzerinde çocuk kilitleri yoktu...
    5.- Kasksız bisiklete biniliyordu.
    6.- Steril su şişelerinden değil de bahçe hortumundan yada muhtelif başka kaynaklardan su içiliniyordu...
    7.- Oyun oynamaya çıkmanın tek şartı hava kararmadan önce eve dönmekti.
    8,- Cep telefonu yoktu ve hiç kimse nerelerde gezdiğimizi bilmiyordu. İnanılmaz ...
    9.- Okul öğlen bitiyordu... Ve öğlen yemeği için evimize geliyorduk.10.- Bir sürü yaramız, kırılmış kemiğimiz ve kırılmış dişimiz vardı, fakat hiçbir zaman birileri bu yüzden mahkemeye verilmiyordu.Kendimizden başka kimse sorumlu değildi.
    11.- Bolca tatlılar ve tereyağlı ekmekler yiyorduk, ve gerçek şekerli içecekler içiyorduk ve hiç kilo sorunumuz olmazdı - çünkü hep dışarda oynardık , aktif olarak ...
    12.- Dört çocuk bir limonatayı paylaşabiliyorduk... aynı bardaktan içebiliyorduk, ve kimse bu yüzden ölmüyordu.
    13.- Playstation, Nintendo 64, X boxes, Vídeo oyunlarımız, 99 kablolu kanalımız , Dolby surround, Cep telefonumuz, Bilgisayarımız, Internet de Chat odalarımız YOKTU.
    onun yerine ARKADAŞLARIMIZ vardı bolca!!!
    14.- Yürüyerek veya bisiklet ile uzakta oturan arkadaşlarımızı ziyaret edebiliyorduk, kapılarını çalıp hatta çalmıyarak içeri girip onları oyun oynamaya çağırabiliyorduk!!!
    15.- Evet dışarda, o acımasız korkunç dünyada! Korumamız olmadan! nasıl mümkün oluyordu bu?
    Tek kale üzerine maç yapardık ve birisi takıma alınmadığında psikolojik travma oluşmuyordu ya da dünyanın sonu gelmiyordu.
    16.- Bazı öğrenciler diğer öğrenciler gibi başarılı değildi ve sınıfta kalabiliyordu. Fakat bu yüzden kimse Psikoloğa ya da Pedagoğa gönderilmiyordu. Kimsede Dislexia, konsantrasyon sorunu veya hiperaktivite yoktu, basitçe o okul yılını tekrarlıyordu.
    17.- Özgürlüğümüz , üzüntülerimiz , başarılarımız , görevlerimiz vardı
    ...ve bunlar ile yaşamayı öğreniyorduk.
    Soru: nasıl oldu da bütün bunlara rağmen hayatta kalmayı başardık???
    Ve daha da önemlisi kendi kişiliğimizi bu şartlar altında nasıl oldu da geliştirebildik???

    Sen de bu jenerasyondan mısın? Şimdiki çocuklar büyük bir olasılık ile bizim yaşama şeklimizi sıkıcı bulacaklar - fakat- bizler
    çok güzel ve mutlu yaşadık!!!!!
    DİMİ AMA ?

Sayfa 2/7 İlkİlk 1234 ... SonSon

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. doğal yaşama kaçanlar
    By Rukiye Vural in forum Laf lafı Açıyor
    Cevaplar: 8
    Son Mesaj: 08.12.2015, 10:45

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •